Atatürk İlkeleri ve Atatürkçülüğün Anlamı

Yük. Müh. Mehmet SALİHOĞLU


(*) Boğaziçi Üniversitesi'nin, İstanbul Kültür Sarayı'nda 9 - 13 Kasım 1881, tarihleri arasında düzenlediği ''Uluslararası Atatürk Konferânsında tebliğ olarak sunulmuştur.
 

Atatürkçülüğün İlkeleri

Atatürkçülüğün bir öğreti değil, Türkiye gerçeklerinden doğmuş düşünsel ve eylemsel bir akımdır. Atatürk ilkelerinin tümü her şeyden önce bu ülke halkının sorunlarına gerçekçi çözümler getirebilmek, çağdaşlama yönünde köklü değişiklikler yapabilmek amacıyla konulmuştur. Bundan ötürü de temel anlamıyla bir devrim sayılabilmektedir. Bu devrim, Türk tarihinin Türk toplumuna getirdiği kültürel birikimler içinde, üst yapıdan başlayarak alt yapıya doğru ilerleyen bir çağdaşlaşma devrimidir. Temel öğeler olarak bilimsel düşünceyi, akılcılığı, ulusal egemenliği, tam bağımsızlığı öngören özgürlükçü, halkçı, devletçi, ulusçu, cumhuriyetçi, devrimci ve laik bir atılımdır Atatürkçülük. Çoğulcu ve demokratik bir toplumsal yapıya dayanan çağdaş bir toplum yaratmak, Atatürkçülüğün başlıca ereğidir. Bundan dolayı Atatürk ilkeleri, Atatürk devrimleri ile eş anlama gelir.

Atatürkçülük, her türlü gericiliğe, tutuculuğa, bağnazlığa, yobazlığa ve boş inançlara kesinlikle karşıdır. Atatürkçülük baskı, korku ve bütün toptarıcı yönetimlere de kesinlikle karşıdır, insancıldır, özgürlükçüdür, ulusçudur, gerçekçidir. Bundan dolayı da hem ırkçılığa, hem de bunun sonucu olan sınır ötesi serüvenlere karşı olan bir ulusçuluk anlayışına sahiptir. Atatürkçülük, kendini Türk bilen, Türküm diyen herkezi Türk sayar. Yurt yönetimince sınırlararası çatışma ve kavgayı reddeder. Bunun yerine hem sınıflar arası, hem de uluslar arası barışı öngörür. Üretim ilişkilerine Hukuk Devleti ve Sosyal Adalet anlayışı ile yaklaşır. Gerek insanlığa, gerek topluma, savaşın değil toplumsat adalete dayanan barış ve kardeşliğin mutluluk getireceğine inanır.

Atatürk Dervimleri adı altında toplanan Türk Devrimi, başlıca iki temel düşünceye dayanır :

1 - Türk'e doğru,

2 - Batı'ya doğru.

Bu iki temel düşünce, Atatürk'ün kafasında durup dururken doğmamıştır. Son yüzelli yıllık toplumsal, tarihsel gelişmemizin, denilebilir ki doğal bir sonucu olarak meydana çıkmış, O'nun üstün kişiliğinde karar ve eylem haline gelmiştir. Bunun içindir ki, Atatürk bir rastlantı değildir. Tarihsel çizgimizin üzerinde, ondan fışkırmış bir önderdir.

Çeşitli yenilgiler, gerileme ve bocâlamalardan sonra, Atatürk'ün dehasında, kurtuluşumuzun iki çıkış noktası olarak beliren yukardaki temel düşünceler, bizi bir yandan kendi öz kaynaklarımıza, ulusal değerlerimize yöneltirken ve böyleçe Türk'ün, İslâm dinini kabul edişinden çok önce de yüksek bir varlığı, kendine özgü bir dili, kültürü, uygarlığı olduğu gerçeğini ortaya çıkarırken, bir yandan da, ûçyüz yıldan beri çağ dışı kalmış alan Doğu uygarlığından, o uygarlığın tutucu, engelleyici, yozlaşmış değerlerinden onu kurtararak, çağdaş Batı ,uygarlığının akılcı, insancı, özgürlükgü dünya görüşünün yörüngesine oturtmuştur. Birinci temel düşünceden, uluslaşma sürecimizi hızlandıran Atatürk milliyetçiliği ile, O'nun halkçılık ilkesi, bunların yanısırada, maliyede, iktisatta, siyasada, kültürde, dilde, bağımsızlık yani, o zamanki deyimi ile ''İstiktâl'i tam'' ilkesi doğmuştur. İkincisinden ise, ulusal egemenlik, lâyiklik, cumhuriyetçilik, kadın - erkek eşitliği, lâtin alfabesine dayanan yeni Türk harfleri doğmuştur.

ki bunlar, yeni Türk devletinin, Türkiye Cumhuriyeti'nin üst yapı örgüsünü temellendiren başlıca ilkeleridir.

Atatürkçülük ve Milliyetçilik

Atatürk milliyetçiliği, Türk toplumunun en eski kaynaklarına dek, bütün tarihine uzanmakla birlikte asla bir ırk milliyetçiliği, bir şovenlik değildir. Akıp giden zamân içinde Türk ulusunun, çok eski bir ulus olduğu bilincini uyandırarak ulusa bağları besleyen geliştiren bir kültür milliyetçiliğidir. Bu milliyetçilikte yurt, Atatürk'ün daha, ulusal kurtuluş Savaşı'na başlarken ulusal antlaşma (Misakı Millî) ile sınırları çizilmiş bugünkü Türk yurdudur. O'nun ''Ne mutlu Türküm diyene'' sözü de zaten böyle bir anlama gelir. Kendini Türk bilen, Türk duyan, Türk olmakta övünen ve tarihimize, yurdumuza, ulusumuzun yarınlarına inanan her yurttaşı, Türk kabul eden gerçekçi, insancı bir milliyetçiliktir bu. Amacı da, ulusal sınırlarımız içinde yaşayan Türk halkının kendi öz değerlerini, temel kültürünü, çağdaş uygarlık ilkelerine göre işleyip geliştirmek, onu iç - dış bütün bağlayıcı, engelleyeci öğelerden kurtararak ilerletmek, genliğe, mutluluğa, kavuşturmaktır. Ulusları, insanlık sitesinin birer üyesi sayan Atatürk gibi bir önderin milliyetçiliği de, elbette şovenlikle en ufak bir ilgisi olmayan öyle üstün, öyle gerçekçi bir milliyetçilik olacaktı. Ve bu, yüzyıllarca kıtadan kıtaya koşarak, kendi çağına göre belki haklı bile sayılabilecek olan gerekçelerle ülkeler fethetmiş, ama ne yazık ki, zamânın getirdiği yeni düşüncelere kapalı kaldığı için de; giderek yıkılmaya yüz tutmuş bir imparatorluktan, yani Osmanlı İmparatorluğu'ndan sonra, çağımıza, ulusumuza en uygun düşen bir ulusçuluk anlayışıydı.

Kötü yönetimler yüzünden çağının gerisinde kalmış, bu yüzden de azgelişmişlik çıkmazına sürüklenmiş olan Türk ulusunu artık yeni serüvenler, sınır ötesi düşler değil, böyle gerçekçi bir politika kurtarıp yükseltebilirdi. Türk halkı, zamanla, iplikleri kopuk yamalı bir bohça durumuna gelen o köhne imparatorluğun yüklerini, artık daha fazla taşıyamazdı. Tarihsel koşulların, toplumsal gelişmelerin etkisiyle dağılmış olan imparatorluğun parçalarını bir araya getirmek için daha kan dökemezdi artık. Çünkü, hem yıllar süren savaşlardan pek yorgun düşmüş, hem de dünya artık çok değişmişti. Şimdi, çocuklarının kanıyla çizdiği ulusal sınırlar içinde geceyi gündüze katarak çalışmaktan, ilerlemekten bunun için de barış içinde yaşamaktan başka çare kalmamıştı. Atatürk, ''Yurtta barış, dünyada barış'' derken, önce bir gerçeği dile getiriyordu işte. Ve bununla, kurduğu yeni Türk devletinin yaşama felsefesini özetlediği gibi, Türk milliyetçiliğinin başkâ bir yönden açıklamasını da yapmış oluyordu. Atatürk'te her düşünce, her eylem bir bütünlük, bir tutarlılık, bir denge gösterir. Neden? Çünkü dahice sezilerinin yanında, büyük bir hesap, sistematik, ölçü adamıydı da ondan. ''Muhayyelesi'' düşlemi güçlü olduğu halde, aslâ bir düşçü, ''bir hayalperest'' değildi Atatürk. Tarihe geçen en büyük komutanlardan en yürekli devlet adamlarından biri olduğu halde, kendi doğup büyüdüğü Selanik şehrini bile (Anadolu'da, ''Vatanın harim-i'' ismetinde boğup denize döktüğü, yenilgiye uğrattığı) Yunanlılardan geri almayı düşünmeyecek denli de gerçekçi idi. Yalnız bu kadar mı? O, Tanzimattan beri Osmanlı Türk aydınlârının kafalarını yormuş, onları tedirgin etmiş ne kâdar yeni, Batılı düşünce varsa, hepsini gün geçtikçe doğruluğa daha iyi anlatılan üstün bir düşünürdü, aynı zamanda. Hem de düşüncelerini etkin bir eylem düzenine aktarmış uygulamacı bir düşünür.

Atatürkçülük ve Bağımsızlık

Atatürk'ün bağımsızlık düşüncesine, ilkesine gelince, bu da, yine ''Hürriyet ve İstiklal benim karakterimdir'' diyen ulu önderin, içerisinden çıkmakla övünç duyduğu Türk halkından, o halkın şanlı tarihinden kazandığı bir erdem, bir nitelik idi. Kendi kişiliğinde somutlaştırdığı bu ulusal ve tarihsel niteliği, toplumuna yeniden kazandırmak tutkusu, Atatürk'ün için de tâ gençlik yıllarından beri, bir ateş gibi yanıyordu. Kendi ruhunda duyduğu, yaşattığı bir ''Bağımsızlık ve özgürlük'' duygusu, O'na yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kurarken de başlıca kaynak olmuşsa, bunda şaşılacak bir yön olmadığı açıktır. Çûnkü o, ulusunun bağrından çıkmış, O'nun tarihsel koşullarının yarattığı bir önderdir. Ulusuna yakıştırdığı üstünlükleri de önce kendi öz benliğinde duymasından daha doğal ne olabilirdi? Nitekim, bütün yaşamı boyunca, ne kendisi kimseye boyun eğdi ne de ulusunu kimseye boyun eğdirecek bir davranışta bulundu. Tersine, içten, dıştan ulusal bağımsızlığımıza gölge düşüren köstek olan ne kader engel varsa, bir bir hepsini söküp attı.

Bu ise, yurdumuzu işgal eden düşmanları, yenilgiden yenilgiye uğratarak, onları anayurttan kovarak başlamıştı. Yeni Türk Devleti'ni kurduktan sonra da bir dizi devrimle, Türk halkını, Türk İnsanını, Ortaçağ kalıntısı inançlardan, özgürlükleri kısıtlayan yozlaşmış değerlerleri, kurumlardan ve geleneklerden kurtarmanın yollarını açtı. Ulusal birliğimizin, kültürümüzün başlıca temeli olan ana dilimizi, yabancı diller boyunduruğundan kurtarmaya sıra gelince de, bir duraksama dahi geçirmedi Atatürk, Hemen: ''Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil bilinçle işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır'' buyruğunu verdi ve 1932'de 1. Dil Kurultayı'nı toplantıya çağırdı. Ondan sonra Dil Kurumu'nu (O zamanki adıyla Türk Dili Tetkik Cemiyeti) kurarak, dilde özleşme akımını başlatan çalışmalarına koyuldu. Amacı, elden geldiğinde bağımsız, ulusal bir kültür dili yaratmak, aynı zamanda da halkla aydınları kaynaştırmaktı.

Türk halkı ile Türk aydını arasında yüzyıllardan beri süregelen kopukluk, biraz da dillerinin birbirinden ayrı olmasından doğmuyor muydu? İlk kezdir ki Atatürk'le, Türkçe, halkın diline, kendi öz kaynaklarına, köklerine yöneliyor, okumuşlarla okumamışlar, yönetenlerle yönetilenler arasında 12. yüzyıldan sonra yıkılan köprüler, yeniden kurulma yoluna gidiyordu. Bu bir yerde devletin halklaşması, halkın devletleşmesi gibi bir oluşumu da birlikte sürükleyen bir olaydı, bir atılımdı:

Bağımsız duygusu öylesine güçlü olan bir devlet adamı, bir önder, başka ulusların bağımsızlığına karşı bile, saygılı olmaz da ne yapardı. Nitekim, Atatürk'ün yaşadığı günlerde, dünya barışının kilit noktalarından biri olan Türkiye O'nu izleyen politikalar ayakta kaldıkça da böyle olmasını bilmiştir. Atatürk'ün ortaya attığı bağımsızlık düşünceleri ve sömürgeciliğe karşı ulusal Kurtuluş Savaşı, bugün, çağımız Üçüncü Dünya devletlerinin vermekte olduğu bağımsızlık savaşlarının tohumlarını daha o zamandan atmış, onlara örnek olmuştur. Bundan dolayı da O, yalnız ulusumuzun önderi değil, çağımızın da en büyük önderlerinden biri sayılmaktadır.

Atatürk, Batı'ya doğru rotasıyla, ulusunu çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmak ülküsünü de dile getiriyordu. O'nun çağdaş uygarlıktan anladığı, Batı'daki yeniden doğuş, din de reform aşamalarından geçerek akıl çağına ulaşmış olan çağdaş Avrupa uygarlığıdır daha doğrusu, Batı uygarlığıdır. Cumhuriyetin kurulduğunun açıklandığı 29 Ekim 1923'te, Fransız yazarı Maurice Pirnot'ya şöyle diyordu. Atatürk: ''Ülkemizi çağdaş düzeye eriştirmek istiyoruz. Bütün çalışmalarımızın Türkiye'de çağımıza uygun, bundan dolayı da Batılı bir devlet oluşturmaktır. Uygarlığa girmeyi isteyip de Batı'ya yönelmemiş hangi ulus vardır? Bir doğrultuda yürümek kararında olan ve hareketinin, ayağına bağlı zincirlerle önderliğini gören insan ne yapar? O zincirleri kırar ve yürür''.

Kendisi de böyle yaptı. Ulusunun ayaklarına vurulmuş yerli, yabancı zincirleri kırdı ve yürüdü. Ama ne yazık ki bugün bile o soylu yürüyüşü durdurmak, bizi Atatürk'ün yolundan saptırarak yanlış noktalara sürmek, ya da yerimizde saydırmak isteyenler var. Ne acı değil mi?

Atatürkçülük ve Bilim

Bence Atatürk'ü en iyi özetleyen '' Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir'' sözüdür. Bunun içindir ki, Atatürk Devrimleri, toplumumuz için bir son değil. bir başlangıçtır. Ve bilimlerin getirdiği yeni doğrulara her zaman açık, iyiye, güzele, ileriye yönelmiş canlı bir devinim bir atılımdır Atatürkçülük. Atatürk gençliğine düşen de, O'nun başladığı uygarlık savaşını yine O'nun buyruğuna uyarak, diyesim, olumlu bilimlerden güç alarak, ışık alarak sürdürmek, bütünlemektir.

O'nun koyduğu ilkelere tarihin akışına ve kendi özüne daha uygun toplumsal ekonomik yeni içerikler kazandırmaktır. Artık duygusal söylev Atatürkçülüğüne, tören Atatürkçülüğüne yaslanarak yeni kuşakları doyurmak olanak dışıdır. Atatürk'ün kadro yetersizliği, günün koşulları yüzünden ele alamadığı, eksik bıraktığı işleri tamamlamak, bugünkü kuşakların başlıca görevi olmuştur. Nedir yapamadığı, eksik bıraktığı şeyler Atatürk'ün? Toplumsal yapımızı, üst yapıda gerçekleştirdiği ilkelere, çağdaş isterlere, halkın mutluluk ve genliğine dahâ uygun bir duruma getirmek. Diyesim, devrimleri halka, tabana indirmek. Bu da, O'nun atığı yönlerde, yollarda, en gerçek önder diye bize gösterdiği bilimin önderliğinde olmalıdır, halkçılık, bağımsızlık, ulusçuluk ilkelerinin ışığında olmalıdır. Çünkü azgelişmiş bir ülkede kalkınabilmek, ilerleyebilmek için başka yol yoktur. Öteki ulusların yönetim biçimlerinden esinlensek bile, bize mutluluk, genlik ve özgürlük getirebilecek yolu ancak yine kendimiz bulabiliriz. Toplumların yönetim biçimleri, hâzır giysiler gibi başka vitrinlerden tutup alınamaz, Halka dönük, halk yararına çalışan, halk tarafından yönetilen toplumsal bir düzen kurmak ve geliştirmek, Atatürk gibi büyük bir önderi, hem de çok yakın bir geçmişte yetiştirmiş olan bir ulus için, pek de güç olmasa gerek.

Tarihsel akışın da gerektirdiği böyle bir düzeni çağdaş bilimlein önderliğinde başarmak, Atatürk kuşaklarının boynuna borç değil midir? Hiç değilse, O'nun devrimlerini temel alarak, başlangıç olarak kabul eden sınıflararası ve partilerüstü bir ântlaşma tabanı kurulamaz mı? Türkiye'nin toplumsal erince kavuşmasını, dengeli bir gelişme yoluna girmesini istiyorsak, işe, O'nun bıraktığı yerden başlamaktan başka çıkâr yol kalmamıştır. Bu da, O'nun ilkelerine uygun köklü yapısal değişiklikler yaparak bütün yurttaşlara eşit ilerleme olanakları sunabilen gerçek bir çağdaşlık düzeyine yönelmekle olabilir. Gerçek Atatürkçülük de, O'nun gelebildiği çizgide kalmak değil, en gerçek yol gösterici olarak bize gösterdiği ilimin arkasından gitmektir.

Atatürkçülük ve Marksçılık

Bilimin, yanı her türlü doğmacılığa karşı olan, akılcı, araştırıcı, bağımsız ve özgür düşüncenin, Bilim adına yapılmak istenilen eski ve yeni yobazlıklara, bağnazlıklara, Atatürkçülük dün de kapalıydı, bugün de kapalıdır. Yobazlık, kaynağı ister din, ister öğreti (doctrine) , ister başka bir şey olsun, kişinin, kendi inandığının tek doğru, biricik doğru, ondan başkasını da yalan, yanlış, lanetlenesi bir şey olarak görmesidir. Yobaz, kendi inançlarından başka inançlara, düşüncelere değil saygı, yaşama hakkı bile tanımayan saplatılı bir kimse, bir soy inanç hastasıdır. Ve olumsuz bir bağlamdır yobazlık. Düşünce özgürlüğüne temelden karşı olan böyle bir tutumun, öründe kuşkuculuk olan bilimsel düşünceye tümden aykırı düştüğü ise açıktır. ''Yıllar boyunca, solun daha solu, solun en solu yolundaki solla kavgamız sürüp gitti, diyen Yugoslav eleştirmeni, Kırleja, bir sosyalisttir diyesim, önce bir öğreti adamıdır. O bile soldaki yobazlıktan yakınmaktadır. Nedense bütün öğretilerin yobazlık gibi ortak bir yanı bir hastalığı oluyor. Daha doğrusu yobazlığa dönüşebilen bir yanları oluyor. Ve ne yazık ki, kapitalizmin bilimsel eleştirisi demek olan ve yeryüzündeki eşitsizlikleri, haksızlıkları kaldırmak üzere ortaya atılan Marksçı Soyalizm de bugün birçok ülkelerde olduğu gibi, bizim ülkemizde de böyle yobazca bir tutumla nerdeyse yeni bir din, bir doğma, özgürlüğü bağlayan bir zincir durumuna getirilmek istenmiş, istediği ortamı Atatürkçü Demokratik ve lâyık cumhuriyette bulamayınca, yeraltına kayarak hepimizin yıllardır acısını çektiğimiz insanlık dışı kanlı olaylara dönüşmüştür. Kimi gerçleklere de, kolaycılıkları, yaş coşkunlukları, yeterlibie felsefe kütüründen geçmeksizin toplumcu yayınlara uzanışları yüzünden bulaşmış olan bu çalcıl yobazlık, ''En hoşuma giden söz şüphe etmektir'', diyen Karl Marks gibi feylezof bir bilim adamının, bir düşünürün ortaya koyduğu düşünce dizgesinin bilimsel niteliğine de hiç uygun düşmemektedir. Ama gelin görün ki, bu niteliğine karşın Marks'la Engels'in yaşadıkları günlerden başlayarak, dünyanın her yerinde, birçok düşünce tembeli kolaycılar yine çıkmak ta, Mârksçılığı, yeni bir Ortaçağ anlayışıyla gazap tanrıları olan yeni bir din durumuna sokmaya çalışmaktadırlar. Böylece temel niteliği eleştiri, bilimsel araştırı olan bir düşünce yönemini, us dışı bir yöne itmek istemektedirler. Atatürkçü düşünce işte bu türlü çağdaş yobazlıklara karşı olan özgürlükçü bir düşüncedir. Gerçeği aramada Batı'nın geliştirdiği uscu ve deneyci yöntemleri benimsemiş gerçekçi bir düşüncedir.

Atatürkçüler bilirler ki, Marksçı toplumculuk da toplumsal bilimler ve gelişmeler tarihinde ne ilk, ne de son düşünce aşamasıdır. Toplumsal, ekonomik, tarihsel olaytarın dialektik maddeci bir açıdan yorumlanması, değerlendirilmesi, açıklanmasıdır. Doğadaki olayların toplumsal oluşumlârın, diyatektik bir yasaya dayandığını söyleyen ve Heraklites - Hegel felsefelerinin uzantısı üzerinde, yüzlerce yıllık düşünce birikiminin bir sonucu olarak doğmuş bir öğretidir, bir kuramdır. Dolayısıyla da her kuram gibi, ancak belirli koşullar içinde doğru sonuç verebilir. O koşulların her toplumda varolduğurıu kabul etmek bilimsel düşünceye sığmaz. Çağdaş yobazlar demirden bir giysi gibi, Marksçı düşünce uygulamasını, türlü insanlık dışı yollarla toplumlara giydirmekten ne yazık ki çekinmemektedirler. Hele hele bu öğretinin eleştirisine hiç katlanamazlar. Oysa bilimsel Sosyalizmin, başka bir deyişle, Marksçı düşüncenin doğru ve yanlış yönleri bugün Batılı üniversite kürsülerinde korkusuzca tartışılabilmektedir. Öyledir ama, gelin de bu gerçekleri inanç hastası olan öğreti yobazlarına anlatın bakalım. Anlatamazsınız, çünkü onlar inançlarıyla koşullanmış, bağlanmış, sağduyuları körelmiş kimselerdir. İşte, sömürgecilik kadar çağımızı tehdit eden başka bir tehlike de bizce, bu yeni yobazlıktır. Atatürkçü düşünce, her türlü katılığa karşı olan özgür bir düşüncedir.

Atatürkçülüğün Yeri

Dünyamızdaki sağ, sol çatışması içinde Atatürkçülüğün yeri nerededir?

Ortaçağ'dan kalma kendine özgü bir derebeylik düzeninin temellendirdiği altyapısıyla, dinsel dünya görüşüne dayanan İslâmcı üst yapısıyla Osmanlı Devleti, çağının gerisinde kalmış bir düzeni temsil ediyordu. Böyle bir düzeni yıkarak, onun yerine çağdaş bir cumhuriyet düzeni kuran, başka bir deyişle söylemek gerekirse, daha çağdaş bir üretim biçimini birden bire egemen kılmasa bile, öyle bir üretim biçimine dönük güçlü bir üst yapı devrimi yaparak, hem sömürüye karşı olduğunu, hem de emekten yana olduğunu ortaya koyan, öte yandan halkçılığı, ulusçuluğu, layikliği, devletçiliği, cumhuriyetçiliği ve devrimciliği ilk olarak kabul eden Atatürk'ün de, geleneksel anlamıyla solda bir düşünce ve eylem adamı olduğu açıktır. Bilimden başka bir önder ve yöntem tanımayan Atatürkçülük, bütün yönleriyle her türlü bağnazlığa ve düşünce yobazlığına karşı olan devrimci bir düşün düzenidir. Türk gençliği, Atatürk'ü, Atatürkçülüğü iyi anlar, doğru değerlendirirse, onun bundan sonraki gelişmeleri de kapsayacak onlara temel olacak bir nitelikte olduğunu görecektir. Yeter ki kolaycılığa ve reçeteciliğe düşmesin. Eski kuşakların tutucu, gerici çevrelerinin oynadığı oyunlar ne olursa olsun, gençlik çağdaş uygarlığın da ilkeleri sayılabilecek olan Atatürk ilkelerinden ayrılmamakla hem kendi yarınını, hem de ülkenin yarınlarını güvence altına almış olacaktır.

Atatürkçülüğün bugüne kadar karşı devrimcilerle, gericilerle savaşma zorunluluğu yetmiyormuş gibi, özellikle son yıllarda başımıza bir de aşırı sol çevrelerden gelen yeni bir Atatürk düşmanlığı çıkmıştır. Atatürk devrimini, Kemalist İdeolojiyi sait bir kentsoylu (Burjuva) üst yapı devrimi, hem de eski feodal yapı üzerine oturtulmuş bir üst yapı devrimi olarak gören ve küçümseyen bu çevreler, Marks ve Engels'i gerçekten anlamış olsalardı bilmem ki, böyle düşünebilirler miydi? Onlar, toplumcu düzenin kurulmasında her toplumun tarihsel, yapısal koşullarına, özelliklerine, ağırlık vermişlerdir. Altyapı ile üst yapı arasındaki bağlantının çok karışık, çok dolaylı olduğunu söylemişlerdir. Bir de şunu söylemişlerdir; Altyapı, üst yapıyı bir ölçüde belirlerken, etkilerken, üst yapı da altyapıyı köklü değişikliklere iter. Bunu yeni gereksinmieler, yeni özleyişler, yeni birikimler doğurarak yapar. Nitekim, kölelik düzeninin yarattığı bir üst yapı kurumu olan eski Yunan kültürü, yaratıcı niteliği ile yeni bir uygarlığı Batı uygarlığını oluşturmuştur. Öyle ise, dış sömürgeci ulusların pençesinden kurtardığı yurdunda kurduğu yeni cumhuriyet düzeni, lâyiklik, kadın hakları, yazı devrimi, dil devrimi ve öğretim birliği gibi hızlı değişimleri, dönüşümlerle Atatürk'ün yaptığı büyük iş, gerçekte ve giderek altyapıyı da değiştirecek olan yollar açmış kişiliği kendine özgür bir üst yapı devrimidir. O devrimlerin aşısı olmasaydı. Türkiye'de sınıfsal gelişme olamazdı. Sınıfsal gelişme olmayınca da, daha ileri, daha çağdaş bir üretim biçimine varacak olan toplumsal koşullar ve ortamın meydana gelemeyeceği açıktır.

Atatürk devrimlerinin hiçbiri, bunlar yapılmasaydı da olurdu, dedirtecek gibi değildir. Öyleyse eksik olan nedir Atatürk'te? Atatürk, onbeş yılda her şeyi bitirmiş, tamamlamış da öyle ayrılmış değildir ki. Tersine yıkılacağı yıkmış, toplumumuzu ulusal benliğine kavuşturmuş, gerçek yol göstericimiz bilimdir, onun arkasından gidiniz demiş, aramızdan öyle ayrılmıştır. O'nun en önemsizmiş gibi görünen şapka devrimi bile kafalarımızın yenileşmesinde etkisiz olmuştur denilebilir mi? Özle biçim arasındaki sıkı bağlantı düşünülürse, şapka giymiş insanla fes giymiş bir insanın düşünce biçimi ve duyuş yönünden birbirinden farklı olacağı açıktır. Bunun en somut örneğini gündelik yaşantımızda da görebiliriz. Sözgelimi, baş açık dışarıya çıktığırnız günler, kendimizi şapkalı olârak çıktığımız günlerden daha başka bir ruh durumu içinde bulmaz mıyız? Bir askekerin, sivil giyindiği zamanki davranışları, üniformalı olduğu zamankinden daha değişik olur.

En yüzeyde gibi görünen şapka devriminin getirdiği değişiklikler bile küçümsenmeyecek bir değer taşırken, lâyıklık gibi, icadın hakları gibi uygarlık yâsası (Medenî Kanun) gibi, yazı ve dil devrimleri gibi atılımlar, dolaylı dolaysız etkileriyle toplumun alt yapısını da değiştirecek olan bir dizi gelişmeler, oluşumlara yol açmaz da ne yapar? Bunları küçümseyenler Atatürkçü düşüncenin insana, halka ve bütün insanlığa dönük olan genel yapıcı tablosunu, birbirini bütünleyen yaratıcı yönlerini görmeyen, kavrayamayan dar görüşlü kimselerdir.

Bir öğretinin çoğu kez yanlış anlaşılmış, çıkmayanlar, o öğretinin başına bilimsel sözü o yüzden de tabulaştırılmış kalıplarının dışına gelmiş de olsa, yobazdırlar, bağnazdırlar. Bu gibiler, araştırma gücünü yitirmiş ve hem toplumlarına, hem de kendilerine yabancılaşmış oldukları için, Kemalist düşüncenin, bilim ahlâkından güç alan gerçekçi, kuşkusu ve araştırıcı yöntemlerine yabancı kalmaları da doğaldır. Onların olaylara tek bir açıdan bakmaları, çıkardıkları sonuçların da tartışılamaz olduğu sanısını verir kendilerine. Bu yüzden de sürekli bir gerilim, bir öfke, bir saldırganlık psikozu içinde yaşarlar. Yılgınlık umutsuzluk ve korkuya kolayca düşüvermeleri de işten bile değildir. Bir çeşit paranoya hastalığına tutulmuşlardır. Herkezi düşman gözüyle görürler. Düşünce özgürlüğü ne söz, kendi inançlarının dışında bir düşünce olabileceğini bile kabul edemezler. Tek başına düşünme yeteneğini yitirmiş olan bu gibi insanlarla toplumlar değil, güdülmeye yatkın sürüler meydana gelebilir ancak. Oysa hiçbir düşüncenin, hiçbir öğretinin, insanları bağımsız, özgür ve mutlu kılmaktan başka bir gerekçesi olamaz. İnsanlık bir gün evrensel bir barışa, özgürlük ve mutluluğa kavuşacaksa bu, bir tek düşüncenin, bir tek inancın buyruğunda olan yobazların meydana getirdiği topluluklarla değil, özgür düşünceli, eleştirici ve araştırıcı insanların oluşturduğu toplumların çabalarıyla gerçekleşecektir. Çünkü adalet, eşitlik ve kardeşlik duyguları, ancak bu gibi insânların, gönüllerinde yeşerip filizlenebilir. Kıvılcım ekenler ise, yangından başka bir şey biçemezler.

SONUÇ

Özet olarak söylemek gerekirse;

1 - Atatürkçülük, her türlü gericiliğe, tutuculuğa, bağnazlığa, yobazlığa ve boş inançlara doğa dışı düşüncelere kesinlikle karşıdır; çünkü akılcıdır. Çağımızın bilimsel düşüncesini, düşünce özgürlüğünü ve onun yol gösteticiliğini benimsemiştir. Lâyiklik ilkesi, O'nun temel ilkelerinden olup dinsel inançlara saygı duyarak dünya işlerini, devlet işlerini onların dışında yürütmeyi öngörür.

2 - Atatürkçülük, baskı, korku ve bütün toptancı (totaliter) yönetimlere kesinlikle karşıdır; çünkü özgürlükçüdür. İnsanın doğudan hak ve özgürlükleri olduğuna ve bunlara saygı gösterilmesi gerektiğine inanır.

3 - Atatürkçülük, insana değer vermeyen, onu sömüren bir düşünce ve tutuma karşıdır; çünkü insancıldır, insanlık-değerlerin ve haklarına saygı gösterilmesini ister. Herkesin insan onuruna yaraşır biçimde yaşayabilmesi, başlıca amaçlarındandır. Bu yönü ile de evrenseldir.

4 - Atatürkçülük, bilim dışı her yönteme ve uygulamayâ kesinlikle karşıdır; çünkü bilimci ve gerçekçidir. Bundan dolayı da dinle dünya işlerini birbirinden ayırmıştır.

5 - Atatürkçülük, ırkçılığa ve saldırganlığa (Emperyalizme) kesin olarak karşıdır; çünkü ulusçudur, barışçıdır. Yurtta barış, dünyada barış ilkesini savunur.

6 - Atatürkçülük kendini Türk bilen, Türküm diyen herkesi Türk sayar.

7 - Atatürkçülük, erkek ve kadın ayırımı yapan her düşünceye karşıdır; çünkü toplumun içinde kadının çok önemli bir yeri olduğuna inanır; kadınla erkek arasında hak eşitliğini ilke sayar.

8- Atatürkçülük, kültürde ve dilde yabancılaşmaya kesinlikle karşıdır; çünkü ulusal kültürün ve dilde bağımsızlığın, siyasal bağımsızlığın da koşullarından olduğuna inanır.

9 - Atatürkçülük, her türlü iç ve dış sömürrüye karşı olduğundan Emperyalizme ve Feodalizme de karşıdır. Atatürkçülük ve Atatürkçü ulusçuluk, ulusal değerlerin, varlıkların sömürülmesini kesinlikle reddeder.

10 - Atatürkçülük, halkın katılmadığı her türlü yönetime ve girişime karşıdır; çünkü gerçek ânlamıyla halk egemenliğinden ve halk yönetiminden yanadır.

11 - Atatürkçülük, üretim ilişkilerine dayanan sınıfların varlığını yadsımamakla birlikte, bu sınıfların çatışmasını kesinlikle reddeder. Çünkü iş ve uğraş kümeleri arasında iç barışı sağlayıcı nitelikte örgensel (Organik) bir dayanışma ve bütünleşmeyi amaç bilir.

12 - Atatürkçülük, yeni Türk Devleti'nin, Türkiye Cumhuriyeti'nin temelini oluşturan çâğdaş ve ulusal değerlerin birleşimi bir Dünya görüşüdür. Bu özelliğiyle aynı zamanda Türk yurdunun, Türk tarihinin, Türk halkının bütünlüğüne ve gerçeklerine dayanan ulusal bir görüştür, ileriye, yeniliğe açık devrimci bir yoldur ve halkımızı Ortagağ'dan modern çağa yönelten ilerici bir davranıştır.

13 - Atatürkçülük, Kapitalist ve Sosyalist bloklar dışındaki geri kalmış dünya ulusları için de bir meşal olmuştur. Çünki sömürülen ve ezilen ulusların uyanması ve kalkınması yolunda başlatılan ve başarıya ulaşan ilk ulusal kurtuluş devrimidir. Bu açıdan da yine evrenseldir ve tüm ezilen uluslar için yeni bir kurtuluş yolu olmuştur.

14 - Atatürkçülüğün, ilkeleşen başlıca hedefleri, ulusal tam bağımsızlık, çağdaşlaşma, ulusal egemenlik, lâyiklik, halkçılık, ulusçuluk, devletçilik ve cumhuriyetçiliktir. Bu hedeflere, bu ereklere ne ölçüde kavuştuğumuz, ulusça bunların neresinde olduğumuz her zaman tartışılmalıdır, tartışılacaktır da. Yeni kurulan devletin dışâ karşı tam bağımsız olması, içte de ulusal egemenliğe dayanan bir yönetimi (Demokratik ve Lâyik Cumhuriyet) öngörmesi ve toplumu çağdaş uygarlık düzeyinin bile üstüne çıkarmak istemesi, Atatürkçülüğün aynı zamanda temel ülküsüdür. Bu ülküsel hedeflere, örneklere ulaşabilmek için O'nun yukarıda anılan altı ilkesi bir yönüyle hedef; bir yönüyle de araç olarak düşünülebilir.

 

Atatürk ilkeleri tek tek ele alınıp yorumlanamaz ve ayrı ayrı, uygulanamaz bir bütündür. Atatürk devrimi ve Atatürkçülük, belirli siyasal yönlerden değil, Türkiye ve dünya gerçekleri açısından önyargısız olarak değerlendirilmelidir. Temelinde akılcı, deneyci çağdaş bir felsefe yatan Atatürkçülük, en büyük düşünürü ve uygulayıcısı yine Atatürk'ün kendisi olan Türk Hümanizmasıdır denilebilir. Bu görünüşüyle büyük bir yapı, görkemli bir yapıt olan Atatürk devriminin bütünlüğü, Türk toplumuna olduğu kadar, çağdaş dünyaya da Türk ulusunun çok değerli bir katkısı olmuştur. Ve bunun en büyük onur payı Atamızındır.